Vazgeçilmiş ve bırakılmışlara…

Aşkın insana en sor sınavlarından biri bu. Vazgeçilmişliğiniz ve bırakılmışlığınızla ilk yüzleştiğiniz o an. Ben tek çocuğum. Annem teyzem ve en sevdiğim arkadaşım İstanbul’da,bense aşk ile yolumu Ankara’ya çevirdim. Bu şehirde bir kahve sohbetine sığınacak bir tek insanım yok. Herkesin hayatına yeni girmiş biriyim burda. Değil derdimi anlayacak,anlatabileceğim biri bile yok. Evlilik karşılıklı tavizlerin verildiği, toleransların gösterildiği bir ilişki biçimi. Ve bunu yaparken ben sevgiden ve sevgiyle yapıyordum. Lakin sevdiceğime yükmüşüm.

Bana dün beni çekmek istemediğini, idare etmek istemediğini, bundan artık çok yorulduğunu söyledi.

Benim bırakılmış,vazgeçilmiş hissettiğim o ilk an işte buydu. Kahrolmanın üzüntümün tarifi mümkün değil. Ama esas canını yakan bunlara rağmen bir şans dilenirken buldum kendimi. Benden vazgeçme derken buldum. Hiç kimse bununla sınanmasın dilerim. Çünkü gerçekten bir yola çıkarken o yolun yokuşunda virajına razı çıkmalı…

Ankara Temmuz 2020

Öyle işte.

Karşındaki insanın iletişim becerileri önemli evet ama daha önemlisi iletişime açık olması. Bir mevzuyu konuşup çözmeye hevesli olması. Önyargıları kırmak hiçbir zaman benim mevzuum olmadı. Dolayısıyla şu anda da bunun için çabalamıyorum. Bir mevzuda yaptıklarım görülmüyor da daha hâlâ yapmadıklarımı arıyorsa karşımdaki artık hiçbir şey yapasım gelmiyor.

Boyun tutulmasından kalp ağrısına ağrının evreleri.

Boynum tutuldu. Evde kas gevşetici kremi bulamadım. Geldiğinde O’na boynumun çok kötü tutulduğunu söyledim. E krem sürelim dedi. Krem yok dedim gideyim alayım dedi.

İşte ben böyle durumlarda git al diyemiyorum. O ince nezaketi ben istemesem de bir şey yapmasını bekliyorum. Ve yapmıyor. Dönüyor dizisini izliyor televizyonda. Ben tansiyonum 20/13 olduğunda bile beni hastaneye götür diyemiyorum. Benim hastaneye gitmem gerekiyor diyebiliyorum.

O’nun bir yeri ağrıdığında ben seferberlik ilan ediyorum oysa ki.

Bir boyun tutulması nasıl da derin bir kalp ağrısına evrilir yaşayıp görüyorum.

Anneanemin sobalı evi.

Ankara Ümitköy Ocak 2020

Bu şehre evlenip gelirken bunların olacağını hiç düşünmemiştim. Sanırım her evlenenin taşıdığı o yersiz ümitle her şeyin zamanla düzeleceğine inancım tamdı. O’ nu çok severek gelmiştim ve beni yalnız bırakılmak ile cezalandırılacağını asla düşünmemiştim. Sorsak asla bu yalnız bırakılmanın manasını kavramaz bir de ” benim bir hafta sonum var,ben ne yapıyorum ki…” diye haklı çıkarırdı kendini. Neyse mevzu bu değil çünkü bu Türk filmleri ile büyüyen ve sevginin her şey in üstesinden gelebileceğine inanmış bir neslin talihsiz karması. Mevzu hep yalnız kalanların sayısız yalnızlık hikayesinden biri.

İnsan zihni onu bulunduğu mutsuz ve çaresiz koşullarda teselli edecek bir şey yaratıyor. Benim zihnim de beni hep o eve götürüyor rüyalarımda. Anneannemin sobalı evinde buluyorum kendimi haftanın en az 3 günü. Rüyalarımda bana o mutlu zamanların kırıntılarını uzatarak teselli etmeye çalışıyor beni. En kaygısız,en mutlu,en sevildiğim yıllara uzanıyorum bir uyku mesafesiyle.

Pencerenin önünde oturuyorum ve Ankara’ya kar yağıyor. Zihnim beni o sobalı evdeki kenepenin üzerinde, cam kenarındaki menekşelerin arasından bahçeye bakan minik Elif’ e götürüyor. Karın tutup tutmayacağı ve tutarsa okulun tatil olup olmayacağı dışında bir kaygısı olmayan Elif’e… Anneanesinin kar topu oynaması için izin vermesini bekleyen Elif’e…ve kar topu oynarken bile yalnız Elif’e…

İnsan annesinden başka kimsenin kıymetlisi değildir bu hayatta.

Üzülmeni, yorulmanı istemeyen tek kişi annendir.

Bunu kavradığı o ilk an çok ağlıyosun.

Sonra yavaş yavaş geçiyordur herhalde….

WordPress.com tarafından desteklenmektedir.

Yukarı ↑