-Sen hiçbir şey yapmadın, Allah aşkına ne yaptın? -Göze aldım.
2.
KOÇO
-Seni bazen rüyamda görüyorum. o kadar gerçek rüyalar ki…Sonunu getiremiyorum rüyanın, hemen uyanıyorum. Gözlerimin içini yıkıyorum.
-Hiç olmazsa rüyanın sonunu getir.
3.
ORTAK AYDOĞAN’IN MEYHANE Kadıköy 18.11.2012
AYDOĞAN’A RAHMETLE…
-Bir adamın sarhoşken söyledikleri mi gerçektir ;ayıkken söyledikleri mi?
-Gerçek olan bir adamın sarhoşken söylediklerini ayıkken söylemeye cesaret edemediğidir. Gerçek olan adamın korkusudur.
4.
EHLİKEYİF MEYHANESİ – KADIKÖY
11.08.2012
– Aşkın geldiğini anlarsın. Aniden gelen yağmur gibidir. hava kararır, bir esinti gelir peşinden. Kokusunu duyarsın. Bilirsin çok az zamanın kaldığını, az sonra indirecektir şakır şakır. işte o an kararını verirsin. Ya bir yağmurluk bulacaksın, ya da bir saçakaltı.
-Yanılıyorsun. Durup ıslanmaktır aşk. yağmurluklar, saçakaltları sudan korkanlar içindir. Sudan korkan rakının yanında içtiği suda boğulsun.
5.
EHLİKEYİF KADIKÖY
-Sevgilin var mı? -Yok. -Peki ya o? – o sevgilim değil, Sevdiğim.
Armağan Çağlayan’ın bir oyuncu olmamasına rağmen muhteşem canlandırdığı, Seyfi Dursunoğlu ve Huysuz Virjin’in hayatını anlatan oyuna gittik CKM’de. Oyun seyircisinin yaş ortalaması epeyce büyüktü o nedenle oyun içinde bazı kişilerin kayıt alınmamasına yönelik uyarıları dikkate almayan tavırları, kalkıp paldır küldür tuvalete gitme teşebbüsleri beni çok şaşırttı. Toplumun nispeten eğitimli ve yaşı büyük insanlarının tiyatroda nasıl davranılır hususunu bilmemeleri gerçekten çok üzücü. Oyundaki bu saygısız tipleri bir kenara bırakırsak, çok ağladığım, ağlamaktan ayakta alkışa çok geç kalkabildim. O kadar ağladı ki çıktığımızda bir yere oturalım dedik, garson ilk “iyi misiniz ?” diye sordu. Yüzüm şişmiş, makyajım akmış ağlamaktan. Peki niye bu kadar çok ağladım?
Türkiye’nin son 25 yılda ne kadar muhafazakarlaştığı daha doğrusu muhafazakarlık dayatmasına maruz kaldığı ortada. Bu muhafazakar dayatmanın bir insanın varoluşu üzerindeki etkisi, onu var eden unsurları yok sayarak yok oluşa itmesi ne kadar korkunç bu oyunda izleyebilirsiniz. Türkiye ve Dünya’da artan sağ iktidarların, insanlara bir gelecek vadetmediğini biliyoruz elbette. Ama bu durum gittikçe gelecek vaad etmemekten öte gelecek vermemeye dönüştü. Ailesinde babası ile başlayan görmezden gelinme ,yok sayılma, sevmeye değer bulunmama hissiyatı, Seyfi beyi, yıllar içinde kan, ter, gözyaşıyla emek vererek can verdiği Huysuz Virjin’e kavuşturdu. O kadar ki, Huysuz’u Seyfi Bey’den daha çok sevdi milyonlar. Elbette bu toplumun sevdiği, güldüğü, mutlu olduğu her şeye düşman, toplumsal ahlakımızı aşırı düşünen yetkililerin Huysuz Virjin’e müdahelesi de uzun sürmedi. Ekrana çıkma yasağı ile sonuçlanan kariyeri ve o kariyeri inşa ederken fergat ettiklerini düşününce, pek de sevmediğini söylediği Zeki Müren’in yıllar önce kendisine yaptığı “Seyfi, dikkat et yalnız kalacaksın sonunda” uyarısının ne denli halklı olduğunu da anlamış oldu. “Ne kadar aptalım, özel hayatımı yaşamadım” diye ağlarken Seyfi Beyi canlandıran Armağan, ben, hayatını yaşamaktan mahrum bırakılmış herkese ağlıyordum. Zeki Müren’e ağlıyordum, Huysuz’a ağlıyordum, Seyfi Bey’e ağlıyordum, Tunç’a ağlıyordum…
Sanat camiasında yıllarca beraber çalıştığı arkadaşlarının, kanal sahiplerinin, patronlarının tepkisizliğine öfkelenirken, bu durumun kendisinde yarattığı hissiyatla empati yapıp daha da çok ağladım.
Onu görmediğinde de sevenlerin Armağan’ı dakikalarca ayakta alkışladığı boş koltuksuz bu oyunu sağ olup izleseydi şayet Armağan’a sarılır kendine ve hepimize ağlardı. Hem Huysuz’a, hem Seyfi Bey’e hem de Tunç’a… Allah Rahmet Eylesin, yattıkları yer incitmesin.
çok uzun yıllar önce http://www.buyukkeyif.com sitesine yazdığım bir yazı vardı. Site bir dönem kapalıydı, ulaşılamıyordu. Geçenlerde bir baktım güncellenmiş ve tekrar yayına başlamış. Benim yazılarım ne olmuştur acaba derken ilk yazımı buldum. o kadar duygulandım ve sevindim ki anlatamam.
Farklı dünyalara ait iki insanın bir dünyada var olması sevgiyle mümkün gibi geliyordu başlangıçta. Lakin sonra sonra öyle olmadığını nice akşamda pekiştirerek öğrendim. Film seyretmeyi çok severim. Birlikte bir filmi baştan sona izleyemedik. Hatır için bile bir filmi bitiremedik birlikte. Kitap okumayı da çok severim. Bir kitabı bitirip karşılıklı hakkında konuşamadık. Kadın erkek ilişkileri ile ilgili olaylarda çoğu zaman fikirlerimiz çatıştı. Bir meyhanede iki tek atmaya bayılırdım. Alkol almak istemez oldum. Piknikten hiç haz etmem,onunda en sevdiği şeydi.Bütün bunların olumsuz etkilerini bertaraf edebilmek için türlü izahatler geliştirdim kendimce. Film izlemesek de müzik zevklerimiz uyuşuyor dedim. Okuduğum kitapları ona özetleyeyim de hem ben konuşmuş olayım hem de o yabancı kalmasın dedim.Fikirlerimizin çatışmaması için o fikirleri kendime saklamayı seçtim. Türlü türlü kaçışlar buldum tüm bunlar için fakat artık çok yoruldum. Tüm bu olanlar olurken yapayalnızdım. En sevdiğim annem ve teyzemden 450 km uzakta…üstelik onlara anlatıp da bana çare olamama çaresizliğini yaşatmak istemedim. Şimdi bana yardım etmen gereken bir noktadayım Tanrım.Beni, bunları bile bile geldiğim; göz göre göre kabul ettiğim için suçlama yalvarırım. Çünkü insan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar yapabilir demişti biri bir yerde. Üstelik sevginin her şeyi kotarabildiği nice film izledim ben. Bukowski’nin dediği gibi üstelik, “ilişkiler başlangıçta kolaydı. Sonra örtüler kalkmaya başlıyordu,sonu gelmemecesine…” Beni suçlama lütfen bunları öngöremediğim, öngörsem de düzelir zannettiğim için. Bana yardım et lütfen. Bir şekilde bana ne yapmam gerektiğini söyle. Neyin doğru olduğunu göster. Gördüğüm gerçekliğin gereğini yapma cesareti ver. Ve eğer bütün bunlara rağmen vazgeçmemem gerekiyorsa lütfen bunu da anlamama yardım et. Beni,sevdiğim şeyleri yapmaktan vazgeçiren, kısıtlayan, kıran ve üzen bir şeyi sevmek açmazından kurtar. Yalvarırım bana bir işaret ver. Kal de git de… Bir şey de.. bir rüya göreyim. Bir şey olsun ve anlayayım. Yalvarırım.